23 Haziran 2010 Çarşamba

!!!

Beklemekte olduğun şey, ancak onu beklediğini unuttuğunda gerçekleşir; bu, evrenin "Sen bakarken soyunamıyorum" deme şeklidir.

20 Haziran 2010 Pazar

bilinmeyensaatuygulaması

video eklemece bu kadar zor olmamalıydı :)
http://fizy.com/#s/19nbaw

kırmızı



Özgürlüğün son noktası gizlenmek.. Bazılarından, bazı mecralardan.. Gizlenerek kendini tamamen ortaya dökmek.. Sır gibi, sadece bazılarına okutturmak kendini.. Bir dostum, bir dua etmişti bana, bir vakitler: "Rabbim sana, seni kitap gibi okuyacak ve en önemlisi anlayacak birini nasib etsin -artık- yanına" diye.. Amin, milyon defa amin.. Anlaşılmak istiyorum bir nebze olsun ve de yargılanmamak..

Neyse konumuz bunlar değil. Mutluyum cidden, herşeye rağmen hayat güzel gidiyor. Güzelim öncelikle, bugün bu kanıya vardım, hep bilirdim gerçi de, kafam güzel sanki bi de.... Her ne kadar bugün havuzda, imalat hatalarım yüzüme çarpılsa da umrumm değill.. Abi kız yüzüme baka baka tahta gibisin ve kemiklerin sayılıyor. Bu ne lan??? dedi.. Ayıptır ama yani böyle söylenmez, sonra Nicole'ü düşündüm, Suzan'ı düşündüm, hatta Bihter'i düşündüm: ehhh dedim. Sen değilsin de noluyo, sana hiç gül bahçesi vadeden oldu mu? kenarında havuz olan? hık mık dedi kaldı.. Eee öyle işte gulum, dedim.. Konu dağıldıkça dağılıyor. Ama bu blogu okuyanlarla artık iletişimim kalmadığı ve okuyacak olanların da benim ben olduğumu bilmeyecek oluşları yada bilenlerin de soru sormayacakları varsayımlarından yola çıkarak gel keyfim gel..

Herneyse bu yazının yazılış amacı Niyazibey'e verdiğim söz. Yok yok yemek pişireni değil.. Bunun pek bişey pişirdiğini görmedim :) Ama Allah için, muhabbeti güzel, o da yetiyor zaten. Niyazi'yse yoğun istekleri sonucunda kendisine taktığım isim, tamamen hayal ürünü.. (Çok ısrar etti, kıramadım)
Şimdi biz her halta teşekkür ediyoruz ya bu blog zımbırtılarında, yayında yapımda emeği geçen geçmeyen.. Ben de kırmızı koltuğa teşekkür ediyorum. Güzel sallanıyordu :)

Sırdaş olmak zor şey.. Gerçek sırdaş, tüm sırları kapsayandır. Birini söyleyip, öbürünü sakladığın değildirki.. Bu durumda hayatımın hiçbir döneminde benim bir sırdaşım olmayacak. Kimsenin olamaz ki.. Herşeyini, kalbinden geçen enn küçük ayrıntıyı, yaşadığın en büyük üzüntüyü, acıyı, hatta mutluluğu harfiyen nasıl birine anlatabilirsin.. Velev ki, kocam dahil, olmayacak bu.. Böyleyim ben işte biraz.. Bir iç dünyam var ve tümm savaşçılar orada saklı.. Kavga dövüş, düğün dernek gırla.. İşte bu yüzden dost sırdaş demek değildir. Ama bazı sırlarını anlatıyorsan, yada hiç anlatmıyorsan ama yinede bişeyler paylaşıyorsan o dosta yakındır yine de.. Dost, yıllanmak ister, 30 seneyi beraber geçirmeyi gerektirir belki, ama dolu dolu, paylaşa çoğalta... Yine de bu "dosta yakın"lar da beni çok mutlu ediyor. Sabaha kadar süren muhabbetler -ki büyük bölümünde bayık da olsam- mutlu ediyor beni. Farklılıklarımız gözüme batmıyor.. Biz kesir değiliz ki ortak paydada buluşalım.. Ben ki zaten hep ondalıklı sayıydım, hatırladığım kadarıyla 8 yaşımdan beri. Abartıp göze sokasım yok, oynadığımı, rol yaptığımı da sanmasınlar, fakat sihirli bir değnek değmişcesine nasıl da tersine dönermiş herşey bir anda onu gördüm dün gece, emin oldum diyelim.. 11 yaşında izci kampında, yatmak için tolga'nın çadırında yer bulabilmiş piraye kadar masumdu herşey.. Ve şimdi idrakine varıyorum ki, belki de bendeki, bir dostu kaybetme teleşıydı. Karşı cinsten birini ömrün boyunca nasıl yanıbaşında tutabilirsinki? a-) en yakın arkadaşınla evlendirirsin b-) kendin evlenirsin c-) kocanla kanka yaparsın... c şıkkı mı en mantıklı? bilmem, garip; bilinmez; muhtemelen olmaz.. sonra aklıma geldi, berna evlenip italya'ya yerleştiğinde de aynı şey olmuştu aslında.. ama bitmiş miydi herşey.. tamam onunla diyalogumuz çok farklı olabilir, durum farklı görünebilir, o bana karşı cins olmayabilir ama uzaklaşmıştık işte.. ama yine de onun pürtelaş, aynı heyecanla birşeyler anlatan yüzü hala gözümünönünde, yerebatan'a gittiğimde... öyle işte dostluklar da böyle böyle.. bağımsız değişkenler heryerimde.. konular hep dağınık.. eee niyazibey belkide sen de okumayacaksın bu yazıyı ama yazdım işte.. ben öldüğümde ne olur sence bunlar? birileri şifrelerimi bulur mu? çözer mi? yoksa herşey gibi yokolur, unutulur gider mi? yoksa göğün biryerinde toplanan sesler gibi bunlar da birikir birikir ve o gün yüzüme mi çarpılır? tek bildiğim şey, kurşunkelamla alakalı: bunu kızım okumayacak, nihayetinde-doğal olarak kocam da okumayacak-kitap yapılıp insanlar da okumayacak.. okuyanlar, bir elin parmak sayısını aşmayacak, önceki yazılar dahil her satırın bir sahibi var, kiminin haberi var kiminin yok.. kiminin umru, kiminin değil.. bu da böyle bir "sanal" günlük olacak, en az benim kadar sanal ve en az benim kadar saklı....

13 Haziran 2010 Pazar

çerçevearıyorum



poz vermek istiyorum. sadece objektife bakmak-yada bakmamak..
eğlenelim işte biraz.
fotoğrafları da sen çek.
olurmu?

10 Haziran 2010 Perşembe

kralçıplakgelinçirkin

üzerinden bir hafta geçmesi gerekti, herşeyi kafamda toparlayıp-yazabilmem için..
toparlayabildim mi, orası muamma..
şinasi'nin düğününe gittim, geçen cuma..(şinasi: sadece bir takma ad)
aylardan sonra aradı beni ve düğününe çağırdı!!
-eee, şey.. nasılsın? hmm.. ben de iyiyim.. bunca yaşanmış şey var aramızda.. onların hatırına.. belki bu mutlu günümde yanımda olmak istersin diye düşünmüştüm.. hee şey, edie arayıp çağıracaktı, ama gelinlik provaları falan, yoğun biraz şu sıra, onun da selamı var.. (edie: sadece bir takma ad, onun için uygun olduğunu düşündüm)
hmm tamam o zaman, cuma günü görüşürüz...

bu ne be, ayıptır günahtır.. neyse ne pahasına olursa olsun gidicem dedim, kafama koydum yani.. baştan müjganla mı gitsem dedim. sonra düşündüm ki, çok loser bir hal bu, ama erkek arkadaşım felam da yok. aldım elime telefonu, rehberi gözden geçirdim. en uygun adayın şemsi olduğu yargısına vardım. (şemsi: yakın bir arkadaşım, sadece bir takma ad)
cuma öğleden sonra kuaföre gittim. kumral buklelere sahiptim artık. french de yaptırdım. bukle ve french, şinasi'nin en sevdiği ayrıntılar. en siyahından göz makyajıyla olayı tamamladım. şinasi'nin öldüğü ayrıntı.
kendim evlensem bu kadar güzel olamazdım. şemsi saat 8 sularında beni evden aldı. hakkını billahi ödeyemem. yanında çakma bir tektaş getirmiş. taktım ayıp olmasın diye..(!) salona giricez, ben zangır zangır modundayım. o gelinlik benim üzerimde olmalıydı çünkü. elini tutmam gerek şemsi dedim. yoksa düşerim, gerçekten. topuklulardan değil, başım dönüyor, sinirden..
öyle işte, girdik. tebrik ettik. mutlu gözüktük. gelin çirkindi.!

9 Haziran 2010 Çarşamba

kimnedersedesinherşeyiniçineettin

bu öyle birşey ki..
üzerinden koskoca 1 sene geçse de, beni sana yazmaya mecbur ediyor.
senin hesaplarına göre, şuan evliydik. belki içimde birşeyler bile kıpırdanıyor olabilirdi şu vakitler..
doğmamış çocukları öldürmek günahtır bebeğim..
muhtemelen sahip olacakları mavi gözlere engel oldun. (mendel yada başka birşey kanunu: mavi gözlü babanın kara gözlü kızı mavi gözlü bir hıyarla evlenirse çocuklar da muhtemelen mavi gözlü olurlar)
ve daha birçok şeye...
ve herşeyi karman çorman ettin.
bende bana yetecek ben bırakmadın.
aferin sana.
iyi bok yedin.........

ve en fenası, hala daha senin için en iyisini istemekten alıkoyamıyorum kendimi. salakça bir iyi niyet göstergesi bu.. hep saftım öyle kalacağım. saflık, iyi manada değil. öyle işte...

kim ne derse desin mutlu olurduk belki. senin dar dünyanda, senin taşra kasabanda, dar imkanlarla fakat belki mutluyduk şu an..

böyle devam et. toslarsın bir gün duvara. o zaman görürüm ben seni.

20 Nisan 2010 Salı

hep aynı şeyler.

herşey seninle güzeldi.
artık hiçbirşey güzel değil.
kelimeler bile güzel gelmiyor gözüme, cümle kurmak istemiyorum. durmadan konuşuyorum birşeyleri maskelemek için. ama aniden susuyorum: kimin için konuşuyorum ki ben diye diye diye...............
o kadar isterdim ki, gelmeni, özür dilerim-yanlış anladım ben seni demeni.
ama gelme artık. neye yarar ki..
balkondan düştüm. denize düştüm. köprüden atladım. varsay. ki farklı değil zaten...